Hakkı Yılmaz'ın yorumuyla Kur'an'ın ilk inen suresi:

1- ALAK  [EMBRİYON] SURESİ

 

 

         ALAK SURESİ'NE GİRİŞ

Adını ikinci ayetinde geçen alaksözcüğünden alan bu sure, Mekke’de inen ilk suredir. Alak suresini bütün incelikleriyle anlamak, onun indirilen ilk sure olduğunu bil­mek ve bunu dikkate almakla mümkündür. Edebiyattaki "mukaddime” usulüne kıyas edilerek bu sureye "Kur’an'ın önsözü" de denile­bilir. Bu özelliği dikkate alındığında, surenin ibaresinden, işâresinden, delâletinden ve iktizasından hareketle Kur’an'ın bütününe ulaşmak; Kur’an'da ne­ler bulunduğu, Kur'an'ın neler içerdiği hakkında genel bir kanaate varmak mümkündür.

 

Bu sure ile Yüce Allah, Muhammed'i muhatap alıp ona konuş­muştur. Tek taraflı bir hitap olan bu konuşmayla, Muhammed b. Abdullah’ı tüm insanlığa gönderdiği İslam Dininin son peygamberi olarak görevlendirmiştir. Bu sure ile ona ilk mesajlarını vahyetmiş, bu mesajların gereğini yerine getirme konusunda peygamberinin zihninde oluşan bazı soruları da gidermiştir. İçeriğini daha iyi anlaya­bilmek için surenin yukarıda sayılan özelliklerini dikkatten uzak tutmamak gerekir.

 

Ayetlerin İnişleriyle İlgili Meşhur Rivayet

 

         Peygamberimize ilk vahyin gelişiyle ilgili olarak Sahih-i Buhari’nin Vahy Kitabı’nda nakledilen 3 numaralı rivayet şöyledir:

“Bize, Yahya b. Bükeyr, ona Leys, ona Ukayl, ona İbni Şihap, ona Urve b. Zübeyr, Urve de müminlerin annesi Ayşe'den tahdis etti. Müminlerin annesi Ayşe şöyle dedi:

         Rasülüllah'a ilk vahyin başlayışı, uykuda doğru rüya görmekle olmuştur. Her gördüğü rüya sabah aydınlığı gibi ortaya çıkardı. Sonraları ona yalnızlık sevdirildi. Hıra dağındaki mağaraya yalnızlığa çekilir, belirli gecelerde ailesinin yanına gelinceye kadar ibadet ederdi. Tekrar yiyecek içecek alır, yine giderdi. Tekrar Hadice'nin yanına döner, yiyecek içecek tedarik edip yine giderdi. Ta ki vahiy gelene kadar...

         Birgün Hıra mağarasında iken melek ona geldi, “إقرأ  oku” dedi. O da  “ ماانابقارئBen okuyucu değilim” dedi. Peygamber buyurdu ki: “O zaman melek beni alıp takatım kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine, “إقرأ  oku” dedi. Ben de ona, “Ben okuyucu değilim” dedim. Yine beni alıp ikinci defa takatim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine, “إقرأ  oku” dedi. Ben yine, “Ben okuyucu değilim” dedim. Sonra beni üçüncü defa sıkıştırdı. Sonra bırakıp:

          “Yaratan Rabbinin adıyla oku! İnsanı kan damlasından yarattı. Oku! Rabbin en büyük cömertliğin sahibidir.”

         Bunun üzerine Rasulüllah, bu ayetlerle yüreği titreyerek Hadice'ye döndü. “زمّلونىزمّلونى  Beni sarıp örtünüz, beni sarıp örtünüz!” dedi. Korkusu gidinceye kadar vücudunu sarıp örttüler.  Ondan sonra, olanları Hadice'ye haber verdi. “Kendimden korktum” dedi.  Hadice de:

         “Hayır, vallahi. Allah seni ebediyen rüsva etmez. Çünkü sen, yakınlarına sıla yaparsın, acizlerin işini görürsün, fakire yardım eder, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Misafiri ağırlarsın. Hak vekillerine yardımcı olursun” dedi. Ve hemen Peygamberi alıp amcasının oğlu Varaka'ya götürdü. Bu kişi cahiliye döneminde Hıristiyan olmuş bir kişi idi. İbranice yazı yazmasını bilir, İncil'den Allah'ın dilediği kadar bazı şeyleri İbranice yazardı. Ve kördü. Hadice, Varaka'ya:

         “Amcaoğlu dinle! Kardeşinin oğlu ne söylüyor?” dedi. Varaka:

         “Ne var kardeşimin oğlu?” diye sorunca, Rasulüllah, gördüğü şeyleri ona haber verdi. Bunun üzerine Varaka:

         “O gördüğün, Allah'ın Musa'ya indirdiği Namus'tur. Ne olurdu, senin davetin günlerinde ben de genç olsaydım. Kavminin seni çıkaracakları/hicrete zorlayacakları zaman sağ olsaydım.” Bunun üzerine Rasulüllah:

         “Onlar beni çıkaracaklar mı?” diye sordu. O da:

         “Senin gibi bir şey getirmiş [vahiy tebliğ etmiş] bir kimse yoktur ki düşmanlığa uğramasın. Şayet senin davet günlerine ulaşırsam sana son derecede yardım ederim” dedi. Ondan sonra çok geçmedi, Varaka öldü. Ve bir müddet vahy kesildi.”

Alak suresi şimdiye kadar bu rivayet doğrultusunda anlaşılmaya çalışılmıştır. Oysa ayetleri anlamanın en iyi yolu, onları Kur’an’ın diğer ayetleriyle açıklama ilkesinden hareket ederek sureyi Kur’an’ın genel çerçevesi içinde anlamaya çalışmaktır. Bu ilke, öncelikle vahyin başlangıcını anlatan ve yukarıda özeti verilen meşhur rivayetin Kur’an ışığında dikkatle incelenmesini gerektirir. Bu incelemenin bizi ilk elde ulaştıracağı sonuçlar şunlardır:

• İlk vahiylerin uyku esnasında inmediği Kur’an ile sabittir.
(Necm/11-13) Rivayette iddia edildiği gibi ilk vahiyler rüyada inmiş ise, bunun Alak suresinden önce vuku bulmuş olması ve o rüyada inen vahye ait başka ayetlerin de bulunmuş olması gerekir. Böyle bir şeyin kabulü ise vahyin eksik toparlandığının kabulü olur ki, bu hem tarihî belgelere hem de Rabbimizin kitabını koruma vaadine ters düşer. Ayşe'den rivayet edilenler doğru ise, rivayette sözü edilen vahiyler ancak Ayşe'nin olayları hatırlayabileceği çağa ve peygamberimizin evine dâhil olduğu döneme ait olabilir.

Rivayet, Ayşe'nin ağzıyla, sanki Ayşe olaylara tanık olmuş ve anlatmış gibi aktarılmış, geniş bilgi verilmemiştir. Hâlbuki herkes tarafından bilinmektedir ki, ilk vahiyler geldiğinde Ayşe küçük bir çocuktur.

•    Peygamberimiz, kendisine ilk vahiy geldiğinde korkmamış, ürpermemiştir. (Necm/13-17) Varaka gaybı bilmez, bilemez. Bu rivayette Varaka, tahminin de ötesinde, kehânette bulunmaktadır.Rivayetin peygamberlerin öz yurtlarından çıkarılmasıyla ilgili bu bölümü İbrahim suresinin 13. ayetinden alınmış gibi görünmektedir. Böylece Rabbimizin değişmez ve şüphe götürmez beyanı Varaka'ya isnat edilmiştir.

İbrahim 13: “Kâfirler peygamberlerine şöyle dediler: ‘Ya tamamıyla bizim dinimize dönersiniz yahut da sizi yurdumuzdan mutlaka çıkarırız.”

•    Kur’an'a göre ilk vahiy Hıra mağarası'nda değil, Mescid-i Aksa'da; Cennetu’l-Me'vâ denilen yerde gelmiştir. Hıra mağarası ile ilgi­li rivayetler, hem Peygamberimizi hem de vahyi rencide eder(Kasas/86).

•    Bu rivayet doğruysa, Kur’an'da tam üç tane "ikra" sözcüğünün eksik olduğunun kabul edilmesi gerekir.

•    Eğer bu rivayet doğru sayılırsa, ilk mümin, ilk müslüman Peygamberimiz değil, En'âm/l4, l63 ve Zümer/12'nin hilâfına Hatice olur.

 

Rivayetteki "bir müddet vahiy kesildi" ifadesi karşımıza bir de "fetret" problemini çıkarmaktadır. Sözlük anlamı olarak, "bir çeviklikten sonra gevşeme, sertlikten sonra yumuşama, güçlülükten sonra gelen zayıf­lık, aralık, boşluk" demek olan fetret, konumuz itibariyle "tebliğsiz dönem" anlamına gelir. Bu "tebliğsiz dönem"in ne kadar sürdüğü ri­vayetten rivayete değişmektedir; 12, 15, 25, 40 gün, hatta 3 sene sür­düğünü iddia eden rivayetler vardır. Bu rivayetler, Fetret'in sebepleri konusunda da birbirleriyle çelişkili bir çeşitlilik arz ederler. Fetret'e, yani vahyin kesildiğine ve bunun sebebine dair rivayetler güvenilir olmak­tan çok uzaktır.

            Fetretin nedenlerine dair Razî'nin naklettiği şu görüşler, konuyla ilgili rivayetlerin neden güvenilir olmadığını gösterecek niteliktedir:

         1- Ehl-i Beyt içinde tırnağı uzun olanlar varmış.

         2- Peygamberimiz bir savaşta ayağını taşa vurup kanatmış, bunun üzerine “Sen, kanayan ve karşılaştığı şey Allah yolunda sayılan bir parmak mısın?” diye sızlanmış. Allah da buna kızmış, vahyi kesmiş.

         Oysa bu olay, Sahih-i Buhari'de başka konular dolayısıyla yer alan ve ilk vahiylerin gelmesinden yıllar sonrasına ait bir olaydır.

         3- Peygamberimizin evinde, torunları Hasan ile Hüseyin'e ait köpek yavruları varmış. Bu nedenle, bir melek olan Cebrail peygamberimizin evine girememiş.

         Oysa peygamberimizin kızı Fatıma, Ehli Sünnet kaynaklarına göre vahyin başlangıcında henüz beş yaşlarında bir çocuktu. Şia kaynaklarına göre ise peygamberimizin nübüvvetle görevlendirilmesinden beş yıl sonra dünyaya gelmiştir. Eşi Ali ile evlenmesi ise hicretin ikinci yılında gerçekleşmiştir. İlk vahiyler sırasında çocuk oldukları iddia edilen Hasan ve Hüseyin, gerçekte hicretin ikinci yılından sonra dünyaya gelmişlerdir.

         4- Yahudiler peygamberimize Zülkarneyn ve Ashab-ı Kehf hakkında sorular sormuşlar, peygamberimiz de “yarın cevap vereyim” demiş fakat “İnşaallah” dememiş.

         Halbuki Zülkarneyn ve Ashab-ı Kehf'ten Kur'an'da ilk defa 69. sure olan Kehf suresinde söz edilmektedir. Alak suresi ile Kehf suresinin inişleri arasında en az on yıllık bir zaman farkı vardır.

        Gerçekte fetret denen böyle bir dönem yaşanmamış, vahiy kesintisiz olarak devam etmiştir. Aslında Duhâ/3 ayeti, fetret konusuna malze­me yapılmıştır. Birçok çevirmen ve yorumcu bu ayeti, Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı şeklinde anlamış ve ilk vahiyle bu ayet arasında bir fetret döneminin bulunduğu kanısına varmıştır. Oysa Duhâ suresi, iniş sırası olarak 11. suredir. Eğer bu kabulleri doğru olsaydı, ilk vahiyden sonra -bu ayete kadar- hiç vahiy gelmemiş ol­ması veya Duhâ suresi'nin 2. sure olması gerekirdi.

Söz konusu ayetin doğru anlamı, Rabbin sana darılmayacak ve seni bırakmayacak (Duhâ/3) şeklindedir. Yani, bu ayetle Peygambe­rimiz ve misyonu kesin bir dille teminat altına alınmıştır. Bu ayet­teki ifadeler, ayetin içeriğine kesinlik kazandırmak [olacağın kesinli­ğini tembih] maksadıyla geçmiş zaman kipiyle gelmiştir. Kur’an'da bunun, -Ay'ın yarılması gibi- yüzlerce örneği vardır. Duhâ suresi'nin söz akı­şı da buna delâlet etmektedir.

Bu surenin iniş sebebi, Rabbimizin rahmet ve hidayeti kendine yazmış [farz kılmış] olmasıdır. Daha sonraki ayetlerden öğreneceğiz ki Rabbimiz, Rahman ve Rahîm olmasının bir gereği olarak rahmeti kendi üzerine borç kılmıştır (En'âm/12, 54); hidayeti üzerine yazmıştır (Leyl/12, Nahl/9); her canlıya rızık vermeyi üzerine borç kılmıştır (Hûd/6).

Bu işleri kendine farz kılan Rabbimiz, insanlara hidayet etme­yi [doğru yola kılavuzlamayı]; onlara akıl ve vicdan vermek, pey­gamber göndermek ve kitap indirmek suretiyle yerine getirmiştir.

Yüce Allah’ın hangi şartlarda toplumlara peygamber gönderdiği, Kur’an'ın birçok suresinde doğrudan ya da dolaylı olarak dile getirilmektedir.

Allah’ın yozlaşmış toplumlara peygamberler göndermesi konusundaki ilahî sünneti gereği, tüm insanlık genel bir hidayet çağrısına muhtaç bir durumdaydı. O günün Mekke'sinde de dinî inanç yozlaşmış, bu yozlaşma ve bozulmalar sonucu yüzlerce tanrısı bulunan müşrik bir kitle oluşmuştu. Bu kitlenin giderek tâğûtî bir sistemle entegre olması, doğrudan şirk inancının bir sonucuydu. Her tâğûtî sistemde olduğu gibi, orada da alt kesimdeki insanları hor ve hakir gören yeni firavunlar ve küstah asilzadeler türemişti. Bunlar kendi rabblıklarının ve kurdukları düzenlerin sarsılmaması için ihtirasla gayret göstermekteydiler.

Böyle bir ortamda doğmuş ve büyümüş olan Muhammed b. Abdullah, o toplumdan biri olmasına rağmen farklı bir uygulamaya tâbi tutul­muş, Rabbinin özel nimetine mazhar olmuştu. Onun henüz peygamber ol­madan mazhar olduğu bu nimet, Allah'ın tektanrıcı bir müslüman olan İbrahim (as)’e de verdiği "doğruyu bulma yeteneği"nin ona da bah­şedilmiş olmasıydı (Enbiya/51).

O, kendisine bahşedilen bu anlama ve kavrama yeteneği sa­yesinde dalâletten kurtulmuş, tevhîd mücadelesi veren, bu uğurda toplumuyla tersleşen bir kimliğe bürünmüştü. Artık onlardan biri de­ğildi, aksine onların şirkini ve tâğûtî düzenlerini protesto ediyordu.

O tarihte Kâbe, Mekkelilerin halka açık parlamentosu, ibadet merkezi idi. Kâbe’de yaptıkları ibadetler; beytin çırılçıplak ta­vaf edilmesi, ıslık çalarak ve el çırparak namaz kılınması şeklindeki yozlaşmış ibadetlerdi (Enfâl/35). Kâbe’nin içi ve çevresi, sahte tanrıların yüzlerce heykeliyle doluydu. İdare ise yöresel firavunlar mesabesindeki Daru’n-Nedve üyelerinin kontrolündeydi. Ne var ki, artık aralarında onlara karşı koyacak kimse­siz bir adam vardı: Muhammed b. Abdullah.

Kâbe’nin Arablar arasındaki işlevini de dikkate alarak, bir karşılaştırma ve tespit yapmak için önce o günün Mekke'sinin emiri, ke­rîmi Ebu Cehl'i, sonra da yine Mekke'de doğmuş-büyümüş Muham­med b. Abdullah'ı düşünmek gerekir. Ayrıca yine düşünmek gerekir ki, Muhammed b. Abdullah, o günlerde müşriklerin kıldıkları namazdan farklı bir namaz kılmaktadır.

Bu hal ve şartlar içinde, Muhammed b. Abdullah bir gece Kabe'de namaz kılma girişiminde bulunmuş fakat bu arzusu Ebû Cehl tarafından engellenmişti. (Alak/9-10). Bakara/185'e göre Ramazan ayı içinde yer alan bu gece, Duhân/3'teki adıyla "Mübarek Gece", Kadr suresi'ndeki adıyla "Kadr Gecesi"dir. Alak/9-10'da bahsedilen "kul", ittifakla Muhammed b. Abdullah'tır.

Bu tartışma ve namazdan engelleme sonrasında Muhammed b. Abdullah, bulunduğu Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya yürür. Nitekim bu olay İsrâ/1'de, "Yürüten... Allah tarafından yürütülen" ifadeleriyle anlatılır,

Mescid-i Haram'ı biliyoruz, ama Mescid-i Aksa neresidir?

Kur’an'da geçen Mescid-i Aksa, bugünkü bildiğimiz Kudüs'teki Mescid-i Aksa değildir. Kur’an'da geçen Mescid-i Aksa, Mekke'de; Haram bölgenin kenarında, Taif yolu üzerinde, Cirâne vadisinin yamacında eski bir mesciddir. İslâm'ın ilk yıllarında Kudüs'te bulunan -bu günkü Mescid-i Aksa'nın yerindeki- mescidin adı Beytü’l-Makdis'tir. Beytü’l-Makdis’in inşası Hz. Süleyman'a dayanır. Hicretten 90 yıl sonra Abdülmelik b. Mervan, Beytü’l- Makdis'in yıkıntıları üzerine bugünkü mescidi yapmış ve adını da "Mescid-i Aksa" koymuştur. Kur’an’da adı geçen mescitle ilgisi bulunmamakla beraber Abdülmelik’in yaptırdığı bu mescid de aynı isimle meşhur olmuştur.Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi inşaallah İsra suresi'nin tahlilinde ve­rilecektir.

Muhammed b. Abdullah'ın geceleyin yürütülüşünün nedeni, İsrâil'den öğrendiğimize göre, Rabbimizin, ayetlerinden bir kısmını ona göstermeyi irade etmesidir:

Kendisine ayetlerimizden gösterelim diye, bir gece, kulunu Mescid-i Haram'dan çevresini mübarek [bereketli] kıldığımız Mescid-i Aksa'ya yürüten, her türlü noksanlıktan arınmıştır. (İsrâ/1)

Orada neler oldu?

Ve O, en yüksek ufukta idi. Sonra yaklaştı ve hemen sarktı. İki yay uzunluğu kadar yahut daha az kaldı. Hemen de kuluna vahyettiğini vahyetti. (...) Andolsun, o, Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü. (Necm/7-18)

Evet, en büyük ayeti gördü: Vahiy aldı, peygamber oldu. İlk aldığı vahiy “ikra!”dır.

Muhammed b. Abdullah artık bir peygamberdir. Bundan sonra sadece Rabbi adına hareket edecektir.

Musa (as) ve Muhammed (as)'in ilk vahiy alışları arasında benzer­lik vardır.Musa bir ateş görür, ateşten bir parça kor almak için ate­şe doğru yürür ve dağa çıkar. Orada bir ağaçtan [görüntü ve ses] tecelli etmesiyle vahye muhatap olur. Muhammed de Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya yürür ve orada son sidre ağacından bir tecelli ile vahye muhatap olur.(Kasas/30 ve Tâ-Hâ/9-24. ayetleri tetkik edi­niz.)

 

1 (96). ALAK SURESİ

Rahman, Rahîm Allah Adına

MEAL:

1-     Oku! Yaratan Rabbinin adına;

2-     ki O, insanı alaktan yarattı.

3-     Oku! Senin Rabbin ise ekrem'dir [en üstün olandır].

4-     O ki kalemle öğretti;

(Veya: 3-4. Oku! En üstün olan senin Rabbin ise kalemle öğreten­dir;)

5-insana bilmediğini öğretti.

6, 8- Hayır, hayır! Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendi­ni yeterli gördüğünde [zengin olduğuna inandığında], kesinlikle azar [tuğyan eder].

9, 10- Namaz kıldığı [haniflik ettiği, şirke ve tâğûta karşı çıktığı] za­man bir kulu engelleyen kişiyi gördün mü?

11,12- Gördün mü, eğer o kul doğru yol üzerinde idiyse ya da takvayı emrettiyse!

13-  Gördün mü, eğer o yalanlamış ve yüz çevirmiş ise!

14-  O, bilmedi mi, kesinlikle Allah'ın görmekte olduğunu?

15,16- Hayır, hayır! Eğer o, son vermeyecek olursa, and olsun, perçemden; yalancı, günahkâr perçemden tutup sürükleyeceğiz.

17-  O zaman o meclisini çağırsın.

18-  Biz zebanileri çağıracağız.

19-  Hayır, hayır! Ona itaat etme! Secde et [teslim ol, boyun eğ] ve yakınlaş.

 

Ayetlerin Tahlili

1. Oku! Yaratan Rabbinin adına;

İkrasözcüğü, karaefiilinin emir kipidir. Bu sözcük İbranice ve Süryanice'de de mevcuttur. Meselâ, şu anda bile Süryanicede "oku­mak" sözcüğü için kıryonokullanılır. İkrisözcüğü de "adımla, oku" anlamındadır. Araştırmacılar "ikra" sözcüğünün hangi dilden diğe­rine geçmiş olduğu konusunda kesin bir kanaat sahibi değildirler.

Henüz defter-kitap ortada yokken karaesözcüğü, "hayız kanının rahimde toplanması ve dışarı atılması" anlamına üretilmiş [vaz edil­miş] ve zaman içerisinde de kadınların hayızlı günleri ile hemen arkasından gelen kanamasız günleri kapsayan dönemlerin adı olarak kullanılmıştır. Nitekim sözcüğün Bakara/228'deki kullanımı da bu anlamdadır.

Daha sonra sözcük, istiare [ödünç alma] yoluyla "bir şeyleri biriktirip onu dağıtmak, başka yerlere nakletmek" anlamında kulla­nılmaya başlanmıştır. "Develerin hamile kalarak yavruyu rahimde ta­şıyıp sonra da doğurması”na karaet'in-nâqatudenilirdi.

Aynı sözcük, yukarıdakilere ek olarak "harfleri, kelimeleri, cümleleri ya da bilgileri bir araya getirip bir başkasına nakletme" ey­lemi için de kullanılmaktadır. Zaten bu sözcüğün "okumak" anlamında kullanılma nedeni de budur.

Ne var ki, karaesözcüğünü "okumak" diye çevirmek yeterli olmadığı gibi, böyle çevrilmesi onun Kur’an'da neden kullanıldığını anlamak bakımın­dan da yanlış sonuç verir. Çünkü Türkçe'de kullanılan "okumak" sözcüğünün karşılığı, Arabça'da "tilâvet"tir. Buna, hazırdaki bir met­ni okumak diyebiliriz. Ancak Kur’an'ın ikra sözcüğü ile bu anlamda bir okumayı kasdetmediği açıktır. Nitekim Biz sana biriktireceğiz ve dağıttıracağız, sen de unutmayacaksın/terk etmeyeceksin (A'lâ/6) ayeti ile Kıyamet/17-19'da tekrarlanan benzer ifadeler de göstermektedir ki, kıraat, "ön­ce bir şeyleri zihinde, kitapta vs. toparlayıp-hazırlayıp, sonra başka­larına sözlü ya da yazılı olarak aktarmaktır.” Bir gazeteyi, dergi ve­ya kitabı sessizce okuyup bir şeyler öğrenmek, kıraat sözcüğünün ifade ettiği "okumak" değil; tilâvet sözcüğünün ifade ettiği "okumak"tır. Görüldüğü üzere ikra sözcüğünün temel anlamı tek bir sözcükle ifade edilememektedir. Meal ve tahlilde ikra sözcüğüne "oku" diye anlam vermiş olsak bile, doğrusu açıkladığımız gibidir. Bu husus dik­katten kaçırılmamalıdır.

Bu durumda, konumuz olan ikraemrinden, Peygamberimizde bir şeylerin biriktirileceğinin ve sonra da bunların yine ona dağıttırılacağının anlaşılması gerekir. Diğer bir ifadeyle, Peygamberimiz Allah'tan bir şeyler öğrenecek; öğrendiklerini de insanlara sözlü veya yazılı olarak öğretecektir. Kendisine ikra ile emredilen [verilen görev] işte budur. Bu konuda şu ayetlere bakılabilir: İsrâ/14, 45, 93, 106; Nahl/98; Şu'arâ/199; A'râf/204; İnşikak/21; A'lâ/6 ve Müzzemmil/20.

Ancak unutulmamalıdır ki, bu ayetler kendisine vahyolunduğu zaman Peygamberimiz henüz neyi okuyacağını, zihninde neyi toparlayacağını, neyi depolayacağını, neyi taşıyacağını ve neyi dağıtacağı­nı bilmemekteydi.

Hûd/1’de belirtildiği gibi, Kur’an'ın önce ihkam [yasalaştırma], sonra tafsil [detay, ayrıntı] üslûbu doğrultusunda olmak üzere, Kur’an'ın önsözü mahiye­tinde olan bu surede işaret edilenler, ileriki ayet ve surelerde detaylandırılacaktır,

Kur’an sözcüğüde bu kökten türetilmiş "furkan" kalıbında mas­tar ve isimdir.  Allah’ın son vahyine isim olarak koyduğu bu sözcük, "emir, nehiy, kıssa, toplanıp dağıtılan [Allah'tan alı­nıp, kullara tebliğ edilen], Allah'tan öğrenilip kullara öğretilen" anlamına gelmektedir.

Özetle, ikra emri, toplamak ve dağıtmak anlamı ekseninde "vahyolunacakları zihninde toparla/oku/dağıt, tebliğ et" anlamına gelir.

Verilen görev, Yaratan Rabb adına olup yerine getirilecek görev­de kişisel bir amaç ve çıkar söz konusu değildir.

Peygamberimiz bundan böyle Rabbini de yavaş yavaş tanıyacak­tır: Yaratan, ekrem [en üstün olan], kalemle öğreten... Daha sonra Rabbülalemin [tüm yaratıkların programcısı], Rahman [çok merha­metli], Rahîm [hep merhametli], Mâlik-i yevm'id-dîn [karşılık gününün hükümdarı], Rabb'ul-felâk [çatlamanın programcısı], Rabb'un-nâs [insanların programcısı], Habîr [her şeyden haberi olan]... Vahiy geldikçe Rabbimizin "Esma-i Husnâ" dediğimiz güzel isim ve sıfatları da yavaş yavaş öğrenilecek ve Rabbimiz kendisine layık bir şekilde tanınacaktır.

Rabb, "terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak bir takım hedeflere götüren, gelişmeyi programlayıp yöneten" demektir. Rabb kavramı, "yaratan" ve "ilâh" gibi kavramlarla karıştırılmamalıdır.

Allah'ın rabb özelliği zerreden kürreye her nesne üzerinde ilk var oluşundan itibaren başlayıp son aşamaya kadar devam eder. Hiç­bir varlık bu programdan ayrı değildir. Rabb sıfatı Kur’an'da en çok yer alan sıfattır. Öyle ki, tam 903 kez yer alır.

2. ki O, insanı alaktan yarattı.

Alak sözcüğü, kelimenin sözlük an­lamlarının dışında olarak eski tefsirlerde "kan pıhtısı" şeklinde karşılanmıştır. Bunun nedeni, ya ilk Yunan hekimi Hipokrat ve takipçilerinin etkisi ya da düşük ya­pan bir kadında, düşük halindeki ceninin rahim kanıyla karışık gö­rüntüsünün kabaca izlenimiydi.

Alaksözcüğü, "birleşmek, bitişmek, asılı olmak, cezp etmek, gö­nülden sevgi ve aşk" anlamlarına gelir.

İnsanın yaratılışındaki "alak" evresi, "nutfe" evresinden sonradır (Mü'minûn/14, Hacc/5). Nutfe tarafından döllenen yumurta, rahime yapışır. Böylece embriyon, rahim üzerinde bir kök oluşturarak rahi­me çengelle asılmış gibi bir görünüm arz eder ve o kök ile beslenir. Rahime asılı bu döllenmiş yumurta adeta bir parazit pozisyonunu an­dırır. Başka bir ifadeyle aslında bu "larva", yani embriyon kurtçuğu, parazitin bizzat kendisidir. Cenin, hamilelik süresince bir parazit ola­rak anneden beslenir.

Bu ayetten şu anlamları çıkarmak mümkündür:

Allah en basit, en olmadık şeyden mükemmel insanı yaratandır veya kibirli olanı [Ebu Cehl'i ve benzerlerini] pis bir şeyden yaratan­dır. İnsanın evveli cife [iğrenç şey], ahiri lâşedir [leş]. Öyleyse bu ki­bir niyedir?

Esasen, sadece insan değil, canlıların birçoğu da alak'tan yara­tılmıştır. Ayette sadece insanın zikredilmiş olması, biyolojik canlılar içindeki tek akıl sahibi olup teklife muhatap alınması sebebiyledir.

Ayetten işaret anlamı olarak “koskoca insanı küçücük bir hücreden yaratan Rabbin, bir Muhammed'den de koskoca bir ümmet yaratacaktır” mesajı da alınabilir.

Alak/embriyonun mahiyetinin bu ayetin indiği dönemde henüz tam bilinmediği dikkate alınırsa, bu ayet içeriği itibariyle bugün mucize niteliği de taşımaktadır.

Anlatımlar Ebu Cehil’in şahsında tekil insana yönelik olmasına rağmen tüm insanlığı içine almaktadır.

3. Oku! Senin Rabbin ise ekremdir/en üstün olandır.

Bu suredeki "rabbike" [senin Rabbin] ifadesi, Fatiha suresinde "Rabbi’l-âlemîn" [âlemlerin Rabbi] olacaktır.

Ayet mealinde karşılığı [ise] olarak verilen vav, ayetin anlamı açısından son derece önemlidir. Çünkü vav sözcüğünün oradaki kullanılışı, cümlede bir mukayese yapıldığını göstermektedir. Ebu Cehl'in Kabe'de namaz kılan, sosyal faaliyetlerde bulunan Muhammed (as)'i engelleyişi ve hezeyanları, mukayese edilenin Ebu Cehl olduğunu gösterir. Yani, "o [Ebu Cehl] kerîm [cömert, saygın] ise, se­nin Rabbin ekrem'dir [en cömert, en saygın, en üstün olandır] anlamı ortaya çıkar.

Ayetdeki vav ihmal edildiği için meal ve tefsirlerin çoğunda "ise" sözcüğü bulunmamaktadır. Bu yüzden de ayetin işaret ettiği Ebû Cehl'in kerimliği akıldan uzaklaşmakta ve cümle sağlıklı olarak anlaşılamamaktadır.

 

 

4-5. O ki kalemle öğretti; insana bilmediğini öğretti.

(Veya: 3-4. Oku! En üstün olan Rabbin kalemle öğretendir;)

Allah, Kendisini Peygamberimize tanıtmaya başlıyor: Rabb, yara­tıcı, en cömert, en üstün ve bilgilendirici...

Kullar açısından en önemli, en gerekli şey ilimdir. Demek isten­mektedir ki, bundan sonra Allah ilim akıtacak, vahyedecek ve Peygamber de onları toparlayacak; ezber edecek, yazdıracak ve in­sanlara tebliğ edecektir.

Peygamberimiz tâğûtla, tuğyanla, şimdilik ilimle mücadele etme­li; yani herkesi bilgilendirmeye çalışmalıdır.

Kalem ilmin sembolüdür. İşaret anlamıyla, gönderilecek va­hiylerin kalemle yazılmasının, zapturapt altına alınmasının gereği­ne işaret eder. Zaten Peygamberimiz de her ayeti kâtipler eliyle ya­zılı hâle getirmiştir.

Kalem mecazî bir ifadedir. Kalem insanlığın gelişiminde ve yücelmesinde rol oynamış en önemli alettir. Kalemden amaç bilgidir, eğitimdir, okuldur, her türlü eğitim malzemesidir. Buradan, eğitimin tüm alt ve üst yapısının hazırlanması gereğini de anlamalıyız.

         Kalem, mecaz olarak ele alınmaz ise, uydurma rivayetler ön plana çıkıverir,  Arş’ın etrafına melekler oturtulur, önlerine hokkalar konur, peygamberimiz de miraçta kalemlerin gıcırtısını dinler ve gelir anlatır.

 

6-8. Hayır, hayır! Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendini yeterli gördüğünde kesinlikle azar [tuğyan eder].

 

Kellâ[hayır, hayır] sözcüğü, muhataptaki bir düşünce veya eylemi inkâr ve ret için kullanılır. Sözcüğün içerdiği itiraz anlamı, babanın çocuğuna veya öğretmenin öğrencisine müdahalesi anlamındaki bir itirazı ifade eder; herhangi bir soruya verilen "hayır" anlamındaki olumsuz cevapla bir ilgisi yoktur. Eğer ayette neye itiraz edilip neyin reddedildiği doğru tespit edilmezse, sure anlamsızlaşır; edebî mucize olan Kur’an'ın garabetle, anlam bozukluklarıyla dolu meal ve anlatımları ortaya çıkar.

Bazı tefsirciler bu sözü "Ebu Cehl ve benzerlerinin yaptıklarına ret" olarak algılayıp "Hayır, onun zannettiği gibi değil" şeklinde anlamışlardır. Oysa muhatap Ebu Cehl veya benzeri kimseler değildir. O anda, ilk vahiy esnasında Allah'ın karşısında sadece Peygamberi­miz vardır ve Allah Peygamberimize kellâ [hayır, hayır] demektedir. Yani, Allah, Peygamberimizin yaptığı veya düşündüğü bir şeye mü­dahale etmektedir.

Kellâ’nın anlamı birçok meal ve tefsirde maalesef ya ihmal edil­miş ya da yanlış verilmiştir.

Peygamberimiz kendisine vahiy geldiği esnada hiçbir şey yapmadığına ve söylemediğine, sadece vahyedileni dinlediğine göre, Allah neye müdahale etmektedir? Tabiî ki Peygamberimizin zihninde oluşan şeylere... Çünkü Allah, akıllardan geçenleri bilendir.

Kalem, A'lâ, Müddessir ve Müzzemmil gibi ilk inen surelerdeki ayetlerin işaretinden öğreniyoruz ki, bu olay karşısında Peygamberi­mizin aklına çok şey geldi: Peygamber seçilişinden şüphelendi (Yû­nus/94); kendini buna uygun bulmadı; verilen görevi zor, mücadele edeceği kitleyi ise güçlü ve acımasız gördü; hakkında çıkabilecek "delir­di, cinlendi" gibi söylentileri düşündü. Rabbimiz bu düşüncele­rin yersizliğini belirtip resulünün kafasından bunları çıkarıp atmasını istedi ve ona kellâ [hayır, hayır!] dedi. İşte buradaki kellâ’nın anlamı budur.

Yani, işte insanlığın tuğyanı, firavunlaşması, zalim bir sistem oluş­turması nedeniyle... seni peygamber yapıyorum. Bundan sonra sana vahyolunanları toplamalı, başkalarına taşımalı, tebliğ etmelisin.

Ayette bahsedilen tuğyan/azma; mahallede, sokakta şımarık dav­ranışlarla yapılan sıradan bir azma değildir. Bu nedenle tuğyan ve onun temsilcisi tâğût ile ilgili biraz daha ayrıntılı ve kavramsal bilgi ver­menin faydalı olacağını düşünüyoruz:

Tuğyan, "haddi aşma, zulüm, azgınlık, sapıklık, isyan, küfür" de­mektir.

Tuğyan kelimesi, tağâ [azdı, taştı, zulmetti] fiilinin mastarı olarak Kur’an'da dokuz yerde geçer. Ayrıca "haddi aşıp azgınlık yapan kişi ve topluluklar" manasında [tağ] altı yerde; insanları yoldan çıkaran, azdı­ran "şeytan", "put" ve "kâhin" anlamında [tâğût] sekiz yerde geçer. Mas­tar ve diğer türevleriyle birlikte bu kelime Kur’an'da toplam otuz dokuz yerde zikredilir.

Tuğyan, insanın tabiatında vardır. Vahye kulağını tıkayan, kendi aklını yegâne rehber kabul ederek kendini beğenen bencil insan, bir de çok mal sahibi olup kendini ihtiyaçtan uzak görmeye başladı mı, tuğyan içine düşmüş olur.

İnsan, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek hissettiği zaman artık Allah'ı unutur; gerçek kudret, gerçek ilim, ger­çek dileme, gerçek güç ve irade sahibinin yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu durum insan için tuğyana açılan bir kapıdır; ar­tık dilediğini yapar, hak-hukuk ve sınır tanımaz. Allah'a ortak koş­maya, nefsini O'nun yerine geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeye başlar. İşte bu hâl, tuğyan hâlidir ve bu tür insanlar da Kur’an'ın diliyle "tağî'dir.

Kur’an'da Firavun, tuğyanın simgesi olarak takdim edilmiştir. O, bütün gücün kendi elinde olduğuna inanıyor, insanları küçük görü­yor, öldürüyor ve en kötü işkenceye maruz bırakıyordu (Bakara/49, İbrahim/6). Firavun mantığına göre bütün insanlar onun kulu-kölesi, Mısır ve nehirler onun mülkü idi (Zuhruf/51).

Eğer Musa (as) ile Harun (as) ona tuğyanını hatırlatmasa ve onu Allah'a çağırmasa idiler, Firavun da âhirette Allah'a karşı bir bahane üretebilir, "Rabbim! Bana bir uyarıcı gelmedi ki!" diyebilirdi. Çünkü azgınlığının farkında değildi; insanları köle olarak çalıştırmayı, onlara işkence et­meyi ve öldürmeyi tabiî hakkı olarak görüyordu. Saltanatı onu mağ­rur etmişti.

Tuğyan'ın temelinde kibir ve bencillik yatar. Şeytanın da azgınlığının sebebi kibir ve bencillikti. Bu bakımdan Nisâ/51'de tâğût, şey­tanı [İblisi] da kapsamaktadır.

Tâğût, "azgın, sapık, kötülük ve sapıklık önderi, zorba, şeytan, put, puthâne, kâhin, sihirbaz, Allah'ın hükümlerine sırt çeviren kişi ve kuruluş" anlamlarına gelir. Arapça tağa kökünden türetilmiştir. Tağâ fiilinin mastarı olan tuğyan, "Yüce Allah'a isyan etmek" de­mektir.

Tuğyan ile aynı kökten gelen tâğût kelimesi; "azgın, insanlara zorla hükmeden, kâfir, zorba kişi"yi ifade eder.

Kur’an'da Allah müminlerin dostu ve yardımcısı; tâğût ise kâ­firlerin dostu ve yardımcısı olarak gösterilmiş, müminlerin "Allah yolunda savaştıkları", kâfirlerin ise "tâğût yolunda savaştıkları" ifade edilmiştir:

Allah inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır, inkâr edenlerin ise dostları tâğûttur [azgın putlardır]. Onları aydın­lıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada temelli kalacaklardır.(Bakara/257)

İnananlar Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler ise tâğût [şeytan] yolunda savaşırlar. Şeytanın dostlarıyla savaşın. Esasen şeytanın hilesi zayıftır.(Nisâ/76)

Allah'ın indirdiği hükümlere muhalif olan ve onların yerine geç­mek üzere hükümler icat eden her kişi ve kurum, tâğûttur.

Tâğût, Allah'a karşı isyan etmesinin yanısıra, O'nun kullarını kendisine kul edinmek gayretinde olandır. Bu işleviyle o, şeytân, papaz, dî­nî veya siyasî bir lider olabilir.

Yüce Allah Kur’an'da, Andolsun ki, Biz her kavme "Allah'a ibadet edin, tâğûta kulluk etmekten kaçının!" diye (tebliğ yapması için) bir peygamber göndermişizdir(Nahl/36);İman edenler Allah yolun­da savaşırlar, kâfirler ise tâğût yolunda savaşırlar (Nisâ/76) ayetleriyle mü'minlere tâğût hakkında bilgi vermekte ve tâğûta karşı takın­maları gereken tavrı açıklamaktadır.

Her ne şekilde olursa olsun, insanlar tarafından Al­lah'ın hükümlerine muhalefet edecek şekilde konulan hükümler, "tâğûtî hükümler" ola­rak isimlendirilirler. Yüce Allah buyuruyor ki:

 “Sana indirilen Kur’an'a ve senden önce indirilen kitaplara iman et­tik” diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar tâğûtun huzurunda muhakeme olmak [hükümlerine boyun eğmek] istiyor­lar. Hâlbuki tâğûtu inkâr etmekle [kâfir saymakla, lânetlemekle] emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklığa saptırmak ister. (Nisâ/60)

Kendisinde böyle yetkiler görüp, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyip hevâ ve hevesleri doğrultusunda hükümler koyanlar, aynı za­manda "ilâhlık" iddiasındadırlar. Dolayısıyla Allah'ın hükümleri dışında hüküm koyanlar ve o hükümlere tâbi olanlar, tevhîd akidesi­nin dışına çıkıp kâfir, zalim ve fasık olurlar. Allah Teâlâ, Allah'ın in­dirdiği ile hükmetmeyenleri kafir, zalim ve fasık olarak nitelemiştir (Mâide/44-47).

Konumuz olan ayetten de anlaşıldığı üzere Yüce Allah, Nûh (as)'dan Muhammed (as)'e kadar bütün peygamberleri, insanlığı tev­hide, yani Allah'ın birliğine, ortağı olmadığına inanmaya; O'nun koy­duğu hükümleri kabullenmeyip hevâ ve heveslerine göre hüküm koyan tâğûta karşı savaşmaya ve tâğût kapsamına giren şeylere kul­luk etmekten kaçınmaya çağırmaları için göndermiştir.

Bu tâğûtlar, İbrâhîm (as) döneminde Nemrut, Mûsâ (as) döne­minde Firavun, Muhammed (as) döneminde de Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi toplumun ileri gelenleri ve puta tapan şahsiyetleridir; diğer peygamberler döneminde de, kendilerine gönderilen tevhîd akidesi­ni/inancını inkâr edip, atalarından kalan inançlar üzerinde inat gös­teren puta tapan kavimlerdir.

Tâğûtların devri kapanmış değildir.Peygamber bulunsun veya bulunmasın, her dönemde tâğûtlar var olmaya devam etmiştir. Onlar sadece eski kavimlerde ortaya çıkıp yaşama imkânı bulan güçler değil; bugün de müslümanlara en azim düşmanlığı ve en yıkıcı propagandaları reva gören kişi, odak veya organizasyonlardır. Tâğût, ekonomik, sosyal ve kültürel güç kaynaklarını ele geçirmiş, ahlâkî değerleri [dini] toplumların gözünde itibarsız ve taraftarı olmaktan çekinilen bir duruma düşürmeyi göze alacak kadar düşmanlığını ilerletmiştir. Ayrıca doğrudan yaptıklarının dışında, insanlığın ortak değerleri adı altında pek çok kavramı da müslümanlara zarar verecek bir içeriğe dönüştürmüştür. Kısaca tâğût, müslümanları dört bir yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümanlara hayat hakkı tanımamaktadır.

Öyleyse anlıyoruz ki, Peygamberimizin görevi sokaktaki şımarık­larla değil, tâğûtî düzenin kurucularıyla mücadele etmekti. İlk işi, toplumun hidayet yolu üzerinde oturup haydutça engellemeler yapan bu azgın güruhu uyarmaktı.

Gerek ayetin orijinalindeki "inne" ve "lam" gibi edatlardan ve gerekse cümlenin isim cümlesi olması gibi te­kitlerden anlaşılmaktadır ki, Peygamberimizin karşısındaki düşman çok çetindir. Musa'nın düşmanı Firavun ile Peygamberimizin düşman­ları mukayese edilecek olursa, ayetteki üç tekitten hareketle, Pey­gamberimizin düşmanlarının azgınlığının Firavun'unkinden de daha fazla olduğu söylenebilir.

İnsanın tuğyanına, diğer bir ifadeyle tâğûtlaşmasma iki sebep gösterilmiştir. A) Âhireti inkâr, B) İstiğna. İstiğna; "insanın, (ister ger­çek olsun, ister öyle olduğunu zannetsin) zengin/kendi kendine ye­terli olduğuna inanması" demektir.Sözcük, “İstif'al” babındandır. Bu bab, Arabça dilbilgisi kuralları gereği, kendisine sokulan üç kök harfli herhangi bir fiile "talep", "sual", "tahavvül", "itikat", "vicdan", "inkılab", "isabet", "ziyade", "nazar" ve "teslim" anlamları kazandırır. Bu kelimeye itikat/inanç anlamı kazandırmıştır.

Kendisini zengin, yeterli görenlerin şımarıklıkları, azgınlıkları Hümeze süresinde de vurgulanmıştır.

 

9-10. Namaz kıldığı/haniflik ettiği [şirke ve tâğûta karşı çıktı­ğı, sosyal yardım yaptığı] zaman bir kulu engelleyen kişiyi gördün mü?

Bundan sonraki ayetlerde, azmış insan somut olarak gösteril­mekte, Peygamberimizin niçin peygamber seçildiğinin gerekçeleri örneklerle açıklanmaktadır. Kur’an'ın bir özelliği de örneklemeli olu­şudur. Yüce Rabbimiz, anlayışı en alt seviyede olanın bile Kur’an'ı anlayabilmesi için örnekler sunmuş ve bundan çekinmediğini ifade etmiştir.(Bakara/26)

Ayetteki sallâsözcüğü meal ve tefsirlerde genellikle "namaz kıldı" anlamıyla yer alır. Aslında anlamı tam olarak "namaz kılmak" değildir. Aynı fiilden türetilmiş "Salli" ve "salât" sözcükleriyle ilgili geniş açık­lama Kevser süresi'ndeki fe-sallisözcüğünün tahlilinde verileceği için burada sadece "haniflik etmek; şirke karşı durmak, tâğûta karşı ça­ba harcamak, sosyal yardım için koşmak" anlamları vererek kısaca geçiyoruz.

 

11-12. Gördün mü, eğer o kul doğru yol üzerinde idiyse veyahut takvayı emrettiyse!

Ayet, doğru yol üstünde olan, çevresine takvayı [cennete gidişin bedelini] emreden, öğreten bir kulun (yani, peygamber’in) bile haksızlığa uğradığını dile getirerek bu durumun acayipliğine dikkat çekmektedir.

Ayette geçen takvâsözcüğünden şimdilik "şirkten kaçınmak" anla­şılmalıdır. Zira Peygamberimiz de henüz şirkten kaçınmaktan başka takvaya ait detay bilmiyordu. Şirkten teberri etme bilinci ise, kendisine daha önce lütfedilmişti. (Yukarıda bundan bahsetmiş ve Enbiyâ/51'i delil göstermiştik.)

Dilbilgisi kurallarına göre, yukarıda meâli verilen 11 ve 12. ayetler iki şart cümlesinden oluşmaktadır. Bilindiği üze­re şart cümleleri, şart ve ceza denilen iki bölümden oluşurlar. Burada şart cümlelerinin birinci bölümleri mevcut olmakla beraber ceza yani sonuç bölümleri bulunmamaktadır. Edebiyat kuralları ön plâna alınıp "icaz'ul-hazf' yapılarak cümlelerin sonuç kısımları düşürülmüştür. Bu edebî yöntem cümleye zenginlik kazandırmak için uygulanır. Buna göre cümlelerin sonuç bölümü şöyle takdir edilebilir: "O kimseye hiç engel olunur mu? O kimseye hiç zulmedilir mi? Aksine ödül verilmez mi?"

 

13.  Gördün mü? Eğer o yalanlamış ve yüz çevirmiş ise!

Yani, dikkat ediyor musun? Bu engelleyen kişi dîn gününü ya­lanlamakta ve yüz çevirmektedir.

Bu cümle de şart cümlesi olup bunda da sonuç bölümü yoktur. Burada da icaz'ul-hazf yapılmıştır. Bu cümlenin sonuç bölümü de şöyle takdir edilebilir: "O insan hiç başıboş bırakılır mı? Hiç onların yalan­lamasına, azmasına seyirci kalınır mı? Onların bilgilenmeleri, eğitil­meleri için uğraşılmaz mı? Onları inzar [uyarmak] için bir peygamber gönderilmez mi? Onlar cezalandırılmazlar mı? Mazlumlar zulümden kurtarılmaz mı?"

 

         14.  O, bilmedi mi? Kesinlikle Allah'ın görmekte olduğunu?!

Yani, o insan [engelleyen kişi], kendi yaptıklarını Allah'ın gördüğünü bilmemektedir.

İşte, bütün bunların değişmesi gerekir. İnsanlar zulümden kurtarılmalı, kimse yalanlamamalı, yüz çevirmemeli... Herkes, Allah'ın her şeyi gör­düğünü bilmeli, öğrenmeli... Bunları oluşturma görevi sana verildi; sen peygamber seçildin. Sana vahyedilecekleri zihninde toparla ve yaratan Rabbinin adına oku: tebliğ et, başkalarına ulaştır!

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !